Kategori arşivi Sağlık-Blog Yazıları

ileDoç. Dr. Mustafa SAYGIN

Çabuk Yoruluyor musunuz?

Demir depomuz;  Ferritin

Ferritin, kan hücrelerinde demir depolayan bir proteindir.

Bir kişinin kanındaki demir seviyelerini kontrol etmek ve birçok sağlık drumunun teşhisine yardımcı olmak için ferritin kan testlerini kullanır. Bunlar;

Demir eksikliği anemisi veya düşük kırmızı kan hücresi sayımı

Hemokromatoz (vücutta çok fazla demir bulunan bir durum)

Huzursuz bacak sendromu

Ayrıca bir kişinin demir depoları hakkında daha fazla şey elde etmek için;

  • Kan demir seviyesi
  • Kırmızı kan hücresi sayılarını kontrol etmek için hemoglobin düzeyi
  • Kemokromatoz’u belirten HFE geni
  • Vücutta ferritin taşıyan bir protein olan transferrin seviyelerini ölçen toplam demir bağlama kapasitesi de değerlendirmede kullanılır.

Kandaki ferritin düzeyi için normal aralıklar aşağıdaki gibidir:

  • Grup                     ng / ml
  • Yetişkin erkekler 20-250
  • Yetişkin dişiler 10–120
  • 40 yaş üstü dişiler
  • Yeni doğanlar 25-200
  • 1 ay 200–600 yaş arası bebekler
  • 2-5 ay arası bebekler 50–200
  • 6-25 yaş arası çocuklar 7-140

 

Düşük ferritin seviyesi ve neden olduğu durumlar

Düşük ferritin seviyeleri baş ağrısına ve soluk cilde neden olabilir.

Düşük ferritin sonucu, demir eksikliğinin güçlü bir kanıtıdır. Vücudun kırmızı kan hücrelerinde bir protein olan ve oksijeni hücrelere kadar taşıyan hemoglobini yapmak demir gereklidir.

Yeterli demir olmadan, bir kişi anemi gelişebilir.

Demir ayrıca; büyüme ve gelişme, normal metabolizma, hormon üretimi içinde gereklidir.

Demir eksikliği anemisi olan bir kişide;

Baş dönmesi

Yorgunluk

Baş ağrısı

Düzensiz kalp atışı

Soluk ten

Nefes darlığı

Zayıflık görülebilir.

 

Düşük ferritin seviyeleri nasıl arttırılır?

Düşük ferritin seviyeleri ağızdan demir takviyeleri ile tedavi edilir. Şiddetli anemi durumlarında kişi intravenöz demir ile tedavi edilebilir.

Tedavide en iyi sonucu almak için; demir emilimini artıran C vitamini kaynağıyla oral demir takviyesi alınmalıdır.

Demir takviyesi alındıktan sonraki 2 saat içinde anti-asitler, kalsiyum takviyeleri ve çay veya kahve içilmemelidir.

Demir takviyesi sonrasında ferritin ve kan demiri seviyeleri normale dönmezse, eksikliğin nedenini belirlemek ve buna göre tedavi etmek için ek testler yapıbilir.

Demir eksikliğinin olası nedenleri arasında şunlar vardır; Fibroidler veya polipler, ağır adet dönemleri ve peptik ülserler sayılabilir.

Yüksek ferritin seviyeleri

Normalden daha yüksek ferritin seviyeleri şu sebeplerden dolayı olabilir.

Hemokromatoz

Romatoid artrit gibi kronik enflamatuar hastalıklar.

Ağır alkol kullanımı

Hodgkin lenfoma (lenfatik sistemi etkileyen bir kanserdir)

Hipertiroidi (tiroid bezi çok fazla tiroid hormonu üretir)

Lösemi (kemik iliğinin kanseri)

Karaciğer hastalığı

Porfiri (cildi ve sinir sistemini etkileyen bir bozukluklar grubudur)

Birkaç kan transfüzyonu geçirmiş insanlar da yüksek ferritin seviyeleri gözlemlenebilir.

Yüksek ferritin seviyeleri nasıl düşürülür

Yüksek ferritin seviyelerini tedavi etmek için flebotomi (kan aldırma, hacamat) önerilebilir.

Yüksek ferritin seviyeleri için tedavi, altta yatan primer nedene bağlıdır.

Kalıtsal hemokromatoz için tipik olarak bir kişinin düzenli olarak flebotomi yaptırması önerilmektedir.

Alınan kan miktarı ve onu ne sıklıkta alındığı, bir kişinin yaşına, sağlığına ve ferritin seviyelerine bağlı olarak değişebilir. İlk başta, kişi ferritin seviyeleri normale dönene kadar haftada yaklaşık 500 ml kan alınabilir.

Bu kişilerin normal kan ferritin seviyelerini korumak için sürekli olarak tedaviye ihtiyacı olacaktır.

Ferritin seviyesinin yükselmesine neden olan diğer koşulları olanlar, nedene bağlı olarak, ilaç veya ek tedaviler alabilirler.

  • Yapılan bir araştırmada; Aşırı demir yüklenmesi, insülin direnci ve tip 2 diyabet riskini arttırır; Bununla birlikte, ikisini birbirine bağlayan kesin mekanizmalar hala bilinmemektedir.
  • Serum ferritin düzeylerinin insanlarda metabolik sendromun varlığını veya yokluğunu tahmin edebileceğini ve kan glikozu düzenleyici olan adiponektin (yağ hücrelerinin ürettiği protein) ifadesiyle ters ilişkili olduğunu bildirdi
  • Adipositlerin demir ile tedavisi adiponektin seviyelerini düşürerek, adipositlerin besin ve demir saptamada merkezi bir rol oynadığını gösterir. Ayrıca, insan hastalarda serum ferritin seviyelerinin azaltılması insülin duyarlılığını ve glukoz toleransını arttırdı. Bu çalışma, adipositlerin metabolik hastalıklarda önemini vurgulamakta ve diyabet için olası bir tedavi olarak demirin azaltılmasına işaret etmektedir.
ileDr. Öğr. Üyesi Adnan KARAİBRAHİMOĞLU

Hangisi daha acı veriyor? Uçuk mu, Aft mı?

Uçuk veya Aft’dan muzdaripseniz Buyrun…

Çok fazla önemsemediğimiz ancak sürekli olarak bizi rahatsız eden küçük bir sağlık sorunumuz vardır.

Gündelik yaşam konforumuzu etkilemekte, hatta yemek yeme, konuşma veya uyku düzenimizi olumsuz etkilemektedir. Kazara dişimizin çarpması, bir darbe veya yakıcı (asitli) gıdalar nedeniyle şiddetli bir acı duyarsınız. Uçuk veya afttan bahsediyoruz.

Pek çok kişi, aft ile uçukları karıştırmaktadır ya da aynı şey olduğunu zannederler, fakat değildir.

Öncelikle, bu ağız yaraları farklı yerlerde ortaya çıkar: aftlar ağız içinde belirir. Oysa uçuk ağzımızın dış kısmında ortaya çıkar.

Aynı zamanda, aft bulaşıcı olmasa da uçuklar bulaşıcı bir virüs içerir. Birini öptüğünüzde, aynı kaptan içtiğinizde veya kaşık/çatal gibi yemek araçlarını başkaları ile paylaştığınızda uçuğun bulaşma riski vardır.

Aftların (aftöz ülser) nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte üzüntü veya stres en olası nedenidir. Diş hekimleri, ağız yaralanmalarından sonra ortaya çıktığını belirtmektedir. Örneğin, herhangi bir nedenle dudak veya dilin ısırılması, diş fırçalama esnasında fırça darbeleri veya alınan gıdalar. Limon, portakal, ananas, elma, domates ve çilek gibi asidik sebze veya meyveler, steroid olmayan ağrı kesici (NSAİ) ilaçlar aft oluşmasına neden olabilmektedir.

Aşağıdaki durumlar geliştiğinde ağzınızda aft çıkma ihtimali vardır:

  • Dilinizde küçük kabarıklar, damağınızda veya boğazınızda ağrılı bir yara (lezyon) varsa
  • Ağız iç duvarında karıncalanma veya yanma hissi varsa
  • Ağız iç duvarı veya diş etlerinde etrafı kırmızı, ortası beyaz yuvarlak kabarcık oluştuysa
  • Yüksek ateş, fiziksel yorgunluk ve şişmiş lenf bezleri varsa

Aftlar genellikle bir hafta kadar sürer ve sonrasında kendiliğinden geçer. Ancak bu sürede yemek yemeyi ve konuşmayı zorlaştırabilir. Bu nedenle, daha hızlı bir şekilde iyileşmesi için bir çare arayabilirsiniz.

İşte “ağzı günde birkaç kez yüksek oranda konsantre tuzlu su ile çalkalamak ağrıyı ve inflamasyonu azaltmada kolay ve etkili yollardan biri” olabilir.

Yarım bardak ılık suya 1 çay kaşığı tuz koyarak çözeltiyi kolayca hazırlayabilirsiniz. Ağzınızı iyice çalkalayın ve tükürün (yutmayın).

Ayrıca, ayva çekirdeklerini yarım çay bardağı su içine ıslayarak birkaç gün sonra şeffaf bir jel elde edersiniz. Bu jelin aft üzerine sürülmesinin de ağrıyı azaltarak daha kısa sürede iyileşmeyi sağladığı belirtilmektedir.

Uçuklar, tipik olarak burun altında, dudak kenarlarında veya nadiren de olsa çene bölgesinde ortaya çıkan içi sıvı dolu kabarcıklardır. Herpes simpleks virüsü tip-I (HSV)’in neden olması ile ortaya çıkar.

Genital herpes (HSV) tip-II ile ilişkili olmasına rağmen birbirlerinden farklıdırlar. Uçuk belirtileri, dudak kenarında karıncalanma ve bir süre sonra yanma hissi ile başlar. Sonrasında sıvı dolu küçük kabarcıklar belirir. Kabarcıklar bir süre sonra patlayıp dışarıya sıvı bulaştırır. Uçuk atakları belirli bir süre sonra aynı yerden tekrar çıkar. Ateş, boğaz ağrısı veya şişen lenf bezleri uçuğun diğer belirtileridir.

Uçuk yaralarınız olduğunda bardak veya tabaklarınızı başkaları ile paylaşmayın. Birisini öpmekten kaçının. Bulaşma olasılığı düşükte olsa virüsün başkalarına geçme olasılığı olduğunu unutmayın.

Stres, soğuk algınlığı, vücut direncinin düşmesi, güneş ışığına maruz kalma gibi nedenler uçukların ortaya çıkma faktörleri arasında sayılabilir. Genellikle iki haftaya kadar devam ederler. Ancak birtakım uygulamalar ile acıyı ve yanmaları azaltmanın yolları vardır:

  • Büyümeyi ve yanmayı azaltmak için uçuğa buz uygulanabilir
  • Ağrıyı azaltmak ve kabarcıklar üzerindeki kabuğu yumuşatmak için topikal bir nemlendirici ilacı kullanılabilir
  • Eczanelerden anti-viral bir uçuk kremi rahatlıkla alınabilir
  • Dudakları güneşten korumak için 30 koruma faktörlü bir koruyucu veya dudak nemlendiricisi kullanılabilir

 

Daha dingin, daha stressiz yaşam dileğiyle…

 

ileDr. Öğr. Üyesi Adnan KARAİBRAHİMOĞLU

Ekmek ve Gluten İntoleransı

EKMEK ve GLUTEN İNTOLERANSI

Peki, hayatımızın içerisinde bu kadar önemli bir yere sahip olan ekmek gerçekten bu kadar masum mu?

Son elli yıl içerisinde organik tarımdan uzaklaşılması, ekmek yapımında kullanılan katkı maddelerinin sayısındaki artış ve tarımsal ilaçlama nedeniyle ekmek masumiyetini yitirdi.

Görüntüsü ve çekiciliği artsa da artık sağlıksız hale gelmeye başladı. Ekmekteki lezzeti artırmak için beyaz un elde edilmeye başlandı. Buğday, kepek ve ruşeyminden ayrıştırıldı. Lif oranı azalıp nişastası artan ekmekler zamanla insanları tehdit eder hale geldi.

Günümüzde tüm diyetlerin vazgeçilmez kurallarından birisi de karbonhidrat alımının düşük seviyede tutulmasıdır. Nişasta oranı yüksek ekmek türleri ve pirinçten uzak durulması önerilmekte, ekmek olarak tam tahıllı veya karışık tahıllı esmer unlu mamuller önerilmektedir.

Bunun nedeni yalnızca lif oranı yüksek ekmeklerin yüksek oranda su çekip tokluk hissi oluşturması değil, ruşeymin biyolojik değeri çok yüksek olan proteinlerden oluşmasıdır. Alınan protein miktarının artması kişiye hem enerji kazandırır hem de daha kolay yakılır. Ayrıca arpa, yulaf, çavdar gibi taneler vitamin ve minerallerce zengin olduklarından metabolizma, kan şekeri, tansiyon ve kolesterol üzerinde düzenleyici rol üstlenirler.

Buğdaygiller ailesine ait tahılların en büyük problemlerinden birisi gluten adlı proteindir. Unun hamur olma ve mayalanma işlevini bu protein üstlenir. Buğdaygiller grubuna dahil olan tahıllarda bulunur. Pirinç ve mısır gibi tahıllarda gluten proteini bulunmaz. Birçok madde gibi gluten de bazı bünyeler için alerjen bir maddedir.

Gluten normal insanların mide veya bağırsağında kolaylıkla sindirilir. Ancak bazı kişilerde gluten intoleransı şeklinde kronik bir reaksiyon olarak ortaya çıkar. İnce bağırsaklardaki villüslerin kaybolmasına yol açarak malabsorbsiyona neden olur.

Bu sorun, daha çok “çölyak” isimli otoimmün bir hastalık olarak adlandırılmaktadır. Milyonlarca insanın hayatını etkileyen ve ülkemizde de gittikçe artan bir hastalık olan çölyak için kesin bir tedavi yöntemi bulunmamıştır. En etkili yöntem glutensiz diyettir. Bu amaçla, çeşitli gıda ürünleri market raflarında yerlerini almışlardır.

Çölyak epidemiyolojisi için kaynaklar, orta doğu ülkelerinde buğday ağırlıklı beslenildiği için daha sık görüldüğü, Asya ülkelerinde pirinç ve Amerika’da mısır yaygın olduğundan bu bölgelerde daha az sık görüldüğü belirtilmektedir (1, 3).

Son zamanlarda karşılaşılan vakalarda yalnızca belirgin olarak çölyak hastalarında değil ekmek ağırlıklı beslenen kişilerde gizli bir glüten alerjisi ortaya çıkmaktadır. Genel olarak hazımsızlık olarak bilinen bu durum aslında bağırsakların karbonhidrat ve proteinlere karşı direnç geliştirip yeterli düzeyde sindirememesidir. Bu durum en fazla glüten ve laktoz intoleransı olarak belirmektedir.

Düzenli sindirilmeyen gluten ve laktoz, şişkinliğe ve gaz şikayetlerine yol açmakta; kolit, enterit, aerofaji ve divertikül gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına neden olmaktadır. Uzun vadede ise kilo artışı kişinin yaşam konforunu olumsuz etkilemektedir. Kilo alımıyla beraber damar çeperlerinin yağlanması, kan dolaşımının yavaşlaması nedeniyle kalbin yorulması, tansiyon düzensizlikleri, şeker ve kolesterol düzeylerindeki dengenin bozulması zaten hepimizin malumudur (4).

Daha lifli, daha az tuzlu ve katkısız haliyle doğal ekmeğe dönüş başlamış olsa da mayalama ve pişirim teknikleri henüz istenilen aşamaya gelmemiştir. Ayrıca yalnızca ekmeğin doğal olması yeterli olmayacaktır.

Dengeli beslenme, enerji yakacak hareketlerin artırılması, yavaş yemek, sigaradan uzak durmak, geç vakitlerde gıda almamak ve ağız/diş sağılığına önem vermek gibi önemli fakat genellikle uygulamakta zorlandığımız davranış biçimlerini içselleştirmemiz gerekmektedir.

Daha sağlıklı bir yaşam dileğiyle…

 

Kaynaklar

  1. http://www.besinpiramidi.com/gluten.php
  2. Greco L.,From the Neolithic Revolution to Gluten Intolerance: Benefits and Problems Associated with the Cultivation of Wheat, Journal of Pediatric Gastroenterology & Nutrition, 1997, 24, 14-17
  3. http://www.mylifediyet.com/haber_detay.asp?PageID=80
  4. http://www.taylankumeli.com/haberler.asp?id=490
ileDr. Öğr. Üyesi Adnan KARAİBRAHİMOĞLU

Un ve Ekmek

UN ve EKMEK

Birçok alfabenin ilk harfi A-Alfa-Alef-Elif şeklindedir. Zaten alfabe kelimesi de ilk iki harfin birleşiminden meydana gelmiştir. Bilindiği gibi “Alef-Alfa” harflerinin anlamı “öküz”, “be-bet-beta” harfinin anlamı da “ev” demektir. Öküz kafası şeklinden A harfi oluşmuştur. Harfe tersten bakınca “” sembolünü görürüz.

Öküzün eski çağlardaki anlamı hayvanların evcilleştirilmesi ve kullanılmasıdır. Öküz gibi güçlü bir hayvanın tarımsal faaliyetlerde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla tarım, alfabeye ilk harfi verecek kadar önemli bir olgu olmuştur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarihçiler, ilk tarımsal faaliyetlerin MÖ 10.000-8000 yılları arasında yapıldığını iddia etmektedirler. Ancak, insanoğlunun beslenme ihtiyacı ilk dünyada ortaya çıktığından beri vardı. Yalnızca avladığı hayvanlar ile beslendiği düşüncesi yetersiz kalmaktadır. İslam inancında Cebrail(AS)’ın Hz. Adem’e buğday tarımını ve un yapımını öğrettiğine inanılmakta, bu nedenle fırıncılar Adem’i “PİR” yani usta olarak anmaktadır. İster Hz. Adem ile başlamış olsun isterse Neolitik çağda tarımın başladığı düşünülsün insan için vazgeçilmez olan, tahılların ekilmesi ve bundan yiyecek elde edilmesidir. Dolayısıyla buğday veya diğer tahılların ekilmesi ve un elde edilerek ekmek yapılması insanoğlu ile beraber süregelmiştir.

İnsanların, ilk dönemlerde deneme yanılma yolu ile kendisini besleyecek ekmeği yaptığı bilinmektedir. Mısır hiyeroglifleri, taşlar arasında ufalanan tahıl taneleri ile un yapılıp, daha sonra toprak kaplarda ekmek pişirildiğini göstermektedir.

Mısırlılar ekmekçilikten keyif alırdı, dahası onlar için ekmek, yaşamlarının simgelerinden biriydi. Ekmek Mısırlılar için o kadar önemliydi ki ölenler bundan sonraki hayatlarında da yoksun kalmasınlar diye mezarlarına bir parça ekmek konuyordu.

Ekmek başlıca gıdaları olduğu gibi maaşlarını da ekmek üzerinden alıyorlardı. Piramitleri inşa edenlere emekleri karşılığında ekmek veriliyordu. Kişinin maddi durumu kaç somunu bulunduğuna göre ölçülüyordu.

Biracılıktan elde ettikleri mayayı ekmek hamurlarını fermente edip şekillendirmede kullanıyorlardı. Ancak hamurun nasıl fermantasyona uğradığını bir türlü çözemiyorlardı. Mısırlılar zamanla değişik unlar kullanıp çeşitli şekiller bularak ekmek somununu bir sanat yapıtı gibi işlemeye başladı.

Yaygın inanışa göre Mısırlı bir fırıncı, unutkanlığından hamurun bir parçasını yoğurmamış, sonra da bunu bir sonraki hamura ilave etmiş, böylelikle tesadüfen bir yöntem geliştirmiştir. Eski Mısırlılar ihtiyaç fazlası hububatı Yunanistan’a ihraç ederdi. Buradan eski yunan uygarlığına ekmeğin geçtiği ve yaklaşık 70 çeşit ekmek yapıldığı ören yerlerindeki yazılarda görülmektedir.

Zamanla birçok toplulukta, pişirilen ekmeğin çeşidine göre Fırıncı Loncaları kurulmaya başladı. Loncalar dürüst fırıncılara kol kanat geriyor hem de topluluk içinde statü kazandırıyordu. İlk olarak İngilizler tarafından kurulan Ekmek Mahkemeleri yüzyıllar boyunca ekmeğin gramaj ve fiyatını tespit etti.

1835’te Caignard de Latour, Scwann ve Kutsing gibi bilim adamları tomurcuklanma yoluyla yeniden üretilebildiğini gördükleri mayanın canlı bir organizma olduğu sonucuna vardılar. 1838’de bira mayasına Meyer tarafından ‘Saccharomyces cerevisia’ adı verildi.

1859’da ünlü Fransız bilim adamı Louis Pasteur fermantasyona yol açan organizmanın maya olduğunu ortaya çıkardı. Ocak tasarımları ve un öğütme teknikleri daha da geliştirildi.

Emil Christian Hansen, katıksız maya parçacıkları elde etmeyi başardıktan sonra 1870’lerden itibaren yaş maya üretimine başlandı. Bu, mayanın sağlamlığı açısından devrimdi. Artık ekmekçiler ve biracılar aldıkları mayayı gönül rahatlığıyla kullanabiliyorlardı.

Yakın geçmişte, ekmek katkı maddelerinin bulunması, daha kaliteli hububat yetiştirilmesi, öğütme tekniklerinin ilerlemesi kadar ekmek pişirmede kullanılan araçların giderek geliştirilmesiyle de birlikte hamuru daha iyi fermente etmek, ekmeği daha düzgün pişirmek mümkün olabilmiştir.

Ekmek öteden beri ağız tadının temelidir. Bir kıtadan diğerine şekli değişse de tüm dünya da her gün ekmek yenmektedir ve ekmeğin gelişimi insanoğlunun, kültürlerin ve toplumların gelişimiyle paralellik göstermektedir (2).

 

Kaynaklar:

  1. http://www.besinpiramidi.com/gluten.php
  2. GrecoL., From the Neolithic Revolution to Gluten Intolerance: Benefits and Problems Associated with the Cultivation of Wheat, Journal of Pediatric Gastroenterology & Nutrition, 1997, 24, 14-17
ileUzm. Dr. Sevilay ERİŞ

İnternet Doktor(cu)luğu !!!

Gerek konu komşudan, gerek kadın programlarından dinleyerek, gerekse de artık günümüzde olduğu gibi, emzik misali elinde zaten sürekli bulunan cep telefonundan internete girivererek, hızlıca okunuveren birkaç yazı ile olunan doktorluk şeklinin hepsine birden topluca  ‘doktorculuk’ diyebiliriz.

Elbette ki eğitim her şekliyle iyidir. Okumak her şekliyle faydalıdır, araştırmak her yönüyle geliştirir insanı.

Lakin birkaç sütun yazı okuyup, internette birkaç web sitesi dolaştıktan sonra eğer kendini  doktorcuk zannediyorsan, bilginin deneyim ile yoğrulduktan sonraki adının artık ‘ilim’ olduğunu bilmiyorsan, komşunun bir cümlesi hekiminin sözlerinden daha kıymetli ve öncelik taşıyorsa, işte o zaman kendine dön ve bir sor bakalım: Ben ne yapıyorum, ne yapmaya çalışıyorum?

Günümüzde sanki birçok kişi yemek yerken, otobüs durağında beklerken vs. cep telefonundan internet  aracılığıyla okuduğu birkaç  sayfa yazı ile birkaç dakika veya daha iyi ihtimalle saat  içerisinde, internet üniversitesinin tıp fakültesinden mezun olmakta gibi…

Hatta birkaç dakika daha okumayı ve araştırmayı sürdürüp üzerine  youtube dan birkaç video falan da izlerse, artık kendini ihtisas da yapmış farzetmekte gibi…

Hele de birkaç yakınına, onlarca gittiği doktorun bir türlü teşhis edemediği tanıları koymaya başlayınca yandı gülüm keten helva.

Artık üst ihtisas mı tamamladığını zanneder, akademik kariyerinin zirvesine tırmandığını mı onu bilemem…Bu da ulu google a sorulabilir:)

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

 

Uzm. Dr. Sevilay ERİŞ

ileUzm. Dr. Sevilay ERİŞ

Bedenin Efendisi; Bilinçaltı

Duygular, tepkiler, düşünceler, sorumluluklar, anılar, alışkanlıklar, hedefler, değerler, inançlar, kalıplar, deneyimler, ağrılar, bağımlılıklar, sezgiler, hastalıklar, bedensel işlevler vs vs gibi milyonlarca verinin depolandığı kutsal alan: Bilinçaltı.

Bilinçaltı dediğimiz, beyinde bir oluşum, bir oda demek değildir. Zihin modelinde, zihin işlevinin %10’u bilinç, %90’ı ise bilinçaltı tarafından yürütülür. Bir buz dağı gibi düşünülürse, daha net anlaşılabilir.

Hani o çok mantıklı davrandığınız anlar var ya, hani çok adil kararlar verdiğiniz zamanlar… Hani o çok iyi işlettiğiniz süreç yönetimi… Gibi gibi gibi birçok durumun biricik yöneticisi ve sorumlusu %90 ihtimalle bilinçaltıdır. Yani buz dağının o meçhul su altındaki kısmı…

Hatıraların depolanma ve düzenlenme yeridir de aynı zamanda. Anıları kaydederken, acı-tatlı olarak ayırırken, bunu duygulara göre yapar.  Duygular, dilidir bilinçaltının. Hatırayı, hayatın herhangi bir döneminde, ama çok daha önce hissettiği aynı duygu ile beraber eşleştirir ve depolar.

Yazının devamını  okumak için tıklayınız.

ileUzm. Dr. Sevilay ERİŞ

Tanışalım mı Şekerim?

Rengarenk şekerlemeler, bisküviler, çikolatalar, tatlılar, kurabiyeler, kekler, dondurmalar, reçel, kola, gazoz, meyve suları, aromalı içecekler, aromalı maden suları, vs vs nin gerçek yüzleri ile tanışalım mı?

Nasıl da sinsi ama masum şekilde hayatımızın orta yerinde vakur bir kraliçe gibi duruvermekteler… Kimisi cancanlı paketleri ile, kimisi iç gıcıklayan reklamlarla, kimisi paketlerinin üzerinde kocaman harflerle ‘katkısızdır’ yazısı ile güven vererekten, kimisi de kola gibi, yıllar önce ilk üretimindeki şişesinin kıvrımlarının bir kadın vücuduna benzetilerek, bilinçaltına subliminal bir mesaj olarak girivererekten…

Yüz yıl önce bir kişi bir yılda ortalama 2.5kg şeker tüketirken, şimdilerde akıllara ziyan bir şekilde 75kg’a yükselmesi pek de hayra alamet görünmüyor.

Bir çakma star gibi adeta. Peşinde milyonları sürüklüyor namert…

Ama bugün ‘tanışma günü’. Yeni tanışan iki insan gibi yapacağız. Karşı tarafı daha yakından tanımak için şöyle bir süzmek yeterli değildir ya hani. Meziyetlerini, marifetlerini, nelerle uğraştığını anlamaya çalışırız yeni tanıştıklarımızın değil mi? Şekerin de özgeçmişi ile birlikte başka ne maharetleri varmış görelim bakalım.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.

Uzm. Dr. Sevilay ERİŞ

ileUzm. Dr. Selçuk YAŞAR

Mor ve Minnak-4

Korktuğum başıma gelmesin dersem?

İçeriğinde bulunan vitaminler, mineraller, antioksidanlar ve ellagic asit gibi maddeler sayesinde tüm vücutta hücre onarımını ve yenilenmesini hızlandırdığından kanserli hücre oluşumunun da önüne geçer.

Kolon(kalın barsak) ve yumurtalık kanseri oluşum riskini azaltır.

Yapılan bir çalışmada yaban mersininde bulunan pterostilben adlı bir bileşiğin kolon kanserine karşı koruma sağladığı saptanmıştır.

İngiltere’deki Leicester Üniversitesi’ne bağlı bilim insanlarının yaptığı çalışmada kolon kanseri olan hastalara 7 gün boyunca yaban mersini ekstresi verilmiş ve tümördeki hücre artışı oranında % 7 oranında azalma görülmüştür. Kadınlar üzerinde yapılan bir başka çalışmada da yüksek oranda yaban mersini flavonoidleri alımının yumurtalık kanseri oluşum riskinde % 34 oranında azalma sağladığı saptanmıştır.

Yaban mersini içerisindeki folik asit nedeniyle DNA’nın onarılması ve sentezlenmesine yardımcı olduğu bilinmektedir.

Böylelikle hücre mutasyonu sonucu oluşabilecek kanserlere karşı iyi bir koruyucudur yaban mersini.

Meme kanseri hücresinin büyümesi ve yayılmasını inhibe ettiği araştırmalar mevcuttur.

Lousville Üniversitesinde Brown Kanser Merkezinin bir çalışmasında yaban mersini tozu kullanılarak meme kanserli farelerin tedavi sürecinde tümör hacminde % 40 azalma görülmüştür.

 

ileDoç. Dr. Mustafa SAYGIN

Mor ve Minnak-3

Peki Ya Beynimiz?

Antosiyaninler beyin merkezindeki nöronal sinyalleşmeyi arttırır. Güçlü bir hafıza ile düzenli yaban mersini tüketmek arsında ilginç ve güçlü bir ilişki mevcuttur. İçeriğindeki vitamin ve minareller merkezi sinir sistemini geliştirirken antioksidan özelliği ile de bilişsel zorluk yaratan hücresel hasar en aza inmektedir.

Özellikle son yıllarda çocuklarda sıkça yaşanan dikkat eksiklikleri ve ileri yaşlarda sıklıkla görülen Alzheimer hastalığı için düzenli olarak yaban mersini tüketimi öneriliyor.

Yaban mersini, sinir sistemini yatıştırır!

Günlük rutin yaşam içinde pek çok olumsuz faktör, sinir sistemimizi yıpratmakta, strese, depresyona yol açmaktadır. Ancak vitamin, mineral ve diğer faydalı bileşenleri sayesinde yaban mersini, kişinin enerjisini yükseltir, yaşamdan aldığı tadı artırır, stres ve depresyona girme eşiğini yükseltmiş olur. Buna bağlı uyku problemlerini çözmede yardımcıdır. Enerji metabolizmasını düzenleyerek kişinin rahatlamasına yardımcı olan yaban mersini, doğal antidepresan olarak kabul edilir. Rengi ne kadar koyu olursa içeriği o kadar zengin olur.

Uzm. Dr. Selçuk YAŞAR

ileDoç. Dr. Mustafa SAYGIN

NE KADAR BESLENEBİLİYORUZ?

Bu sorunun cevabını hemen hemen herkes yeteri kadar olarak verdiğini sanıyorum. Hatta günümüzde oldukça yaygın hale gelen obeziteye bakarsak fazlası ile besleniyoruz diyebiliriz.

Ama ben aksi düşünüyorum ve elimde kanıtım da var. İşte başlıyoruz. Günümüzde modern tarım yöntemleri ile birçok meyve ve sebzeyi mevsim kısıtlaması olmaksızın sofralarımızda yer verebiliyoruz. İlk bakışta bu çok güzel ve avantajlı gibi görünüyor. Diğer taraftan da her şey mevsiminde güzeldir diye düşünürüz. Kışın karpuz canımız istemez ama onun yerine vücudumuzun direncini arttıracak antioksidan olan C vitamini için narenciye tüketiriz. Peki, bu seçimi belirleyen sadece besine kolay ulaşma, fiyatı ve diğer çevresel ve kişisel tercihler mi? Sanırım bunların ötesine geçip çok ta düşünmüyoruz. Burada ne demek istediğimi alttaki tabloya bakarak anlayabilirsiniz.

En çok tükettiğimiz sebze ve meyveler için 1985 (Pharmakonzern Geigy (Schweiz)) ve 2002 (Lebensmittellabor Karlsruhe/Sanatorium Oberthal) yıllarında İsviçre ve Almanya’daki büyük araştırma laboratuvarlarında yapılan analizler sonucunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir (Tablo).

Her 100 gramda bulunan

Vitamin ve Mineraller

Araştırılmış İçerikler19852002Fark
BrokoliKalsiyum10328-73%
Amino Asit4718-62%
Magnezyum2411-55%
FasülyeKalsiyum5622-51%
Amino Asit3930-23%
Magnezyum2618-31%
Vitamin B614032-77%
PatatesKalsiyum143-78%
Magnezyum2714-48%
HavuçKalsiyum3728-24%
Magnezyum216-75%
IspanakMagnezyum6215-76%
Vitamin C5118-65%
ElmaVitamin C52-60%
MuzKalsiyum87-12%
Amino Asit235-79%
Magnezyum3124-23%
Vitamin B633018-95%
ÇilekKalsiyum2112-43%
Vitamin C608-87%

Çok tükettiğimiz gıdaların vitamin ve Mineral içerikleri hatırı sayılır oranda düştüğü saptanmış.

Burada sormamız gereken iki soru var.

İlki neden, ikincisi 2018 yılında ne durumda. İlk soruyu cevaplaman ikinci sorunun cevabını sanırım herkes kendi kendine verebilir.

İlk sorunun cevabı içinse çok neden sıralayabiliriz ama bence en önemli etken insanoğlu yani biz. Bunu açarsak daha çok üretme ve daha çok kazanma gibi sebeplerle, hızlı gelişme, çevre kirliliği, bilinçsiz tarım uygulamaları, ürünlerin uzun depolanması için yeni yöntemler, kalite ve verim arttırmak için uygulamaların bu duruma neden olduğu söylenebilir. Bu durumda o zaman ne yapacağız diye kendimize bu soruyu sormaktan alamayız. Aslında günümüzün modası haline gelen, organik ürünler, köy kahvaltısı, köy ürünleri vs gibi kulağa hoş gelen ama aslına baktığınızda hiç öyle olmayan bir durumla karşı kaşıya kalıyorsunuz. O zaman bunun çözümünü nasıl bulacağız. Beslenmemiz gerektiği fizyolojik bir gerçek ve tükettiğimiz besinin de içerik olarak ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekmekte. Ama şu an için tükettiklerimiz büyük oranda posa maalesef. O zaman bilinçli tüketmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimizi diğer yazımda paylaşacağım.